17 Ocak 2011 Pazartesi

bir varmış bir yokmuş dedikleri


aklıma hiç normal insan evladı fikirler gelmediğinden hep masal yazsam nasıl olur diye düşünürüm.
masalda saçmalama sınırı yok tam bana göre,bir başlasam neler yazarım kimbilir derken
dün gece anladım ki zaten çok garip bir masalın içindeymişim 10 yıldır.üstelik bu masalda ne yaratıklar var ne de sihirler iksirler.

bu masalda bir otel var
hiç kimsenin anlayamayacağı,yaşayamayacağı olaylar var
mutlu anılarla ama mutsuz sonla biten bir masal
ziraatçiler otel masalı bu

10 yıl önce tüm ailemizi şaşkınlıkla akyaka'da bir binanın içerisinde toplayan,türlü türlü insanla muhabbetin içine sokan,hiç aklına gelmezken bir köpek sahibi yapan bir otel burası.
eski bir bina olmasına,sürekli sorun çıkarmasına rağmen gerçek iyi insanların en mutlu olduğu
en havalı insanların tatile çıktıklarında doğal hallerine bürünmesine neden olan
ilk geldiğiniz gün hiç sevmediğiniz sonraki günler anlaşılmaz bir şekilde aşık olduğunuz
kışın boş durmak yerine öğrencilere yurt olup binbir entrikanın ve iddia kuponlarının havada uçuştuğu
depremlerde heyecanla bahçesine koşup sonra gülerek lobisine döndüğümüz
hastası olduğumuz vega grubunu bize komşu olarak sunan
10 metrelik küçük bir havuzu olmasına rağmen tüm ailemizi havuz mühendisi yapan
sezon dışında bahçesinde saatlerce kahvaltı yaptığımız
meteor yağmurları olduğunda terasına çıkıp yatarak izlediğimiz
güray ile flörtlerimizi bazen en iyi bazen yukarıdaki vasat odalarda ağırladığımız
akyaka'da her gittiğim yerde ismim yerine ziraatçilerin kızı olarak hitap edilmeme sebep olan
annem babam ve abimin işlettiği benim ise sadece salındığım ve bu ne ayak diye dikkat çektiğim
babamın bulmaca günleri düzenlediği
bahçesinde kocaman bir ağacı olan
kapının girişindeki masada saatlerce oturduğum
hep oturduğum
amaçsızca oturduğum hiç sıkılmadığım

bir oteldi

hayatımın 10 yılı orada geçti.
en farkında olduğum anlar,en güzel günlerim,en mutsuz anlarım hep oradaydı

benim yine bir tesellim var o da akyaka
ama hem akyaka'yı hem de ziraatçiler otel'i hiç ziyaret edememiş olanlara üzülüyorum
bloglara sığmaz geçirdiğim şu 10 yıl
kitap yazsam yeridir

ve gerçek bir masal kitabı olacağından eminim.

14 Ocak 2011 Cuma

1 yeni farenjit bulundu


uzayda hayat var diye düşünüyorum,ona hayat denir mi bilemem tabi.bakkal yok market yok,galaksi galaksi gez de nereye kadar.insanın canı hiç mi gofret istemeyecek yani,sonuçta insanın isterse insanımsı şeyin de istemeli.köpeğimsilerse ne olacak diye düşünülebilir ama benim köpeğim dudu da gofret sever bu yüzden bakkal gerekli.
bugün bir uzaylının gelmesini bekliyorum bana.
çünkü boğazımda,ağzımı açtığımda,uzaydan görülebilecek,görülmese bile hissedilebilecek enerjiler yayan nodüller var.
dışarıdan bakılınca hiçbir şekilde anlaşılamayan ama içeride kendilerince bayram havası yaşayan nodüller.
kronik farenjit çok tuhaf bir hastalık,geleceğinden eminim,mutlaka ziyarete gelecek.üstelik gelmeden önce haber yollayacak.bak ben geliyorum farkındaysan boğazında hafif bir yanma var,yola çıktım yani haberin olsun.
bu mesajı aldığımda biliyorum ki ertesi gün damlar.adeta bir sabah süprizi gibi sanki gece kupkuru gördüğün sokakların sabah karlardan bembeyaz olması gibi bir farklılıkla boğazına yerleşiverir.bir gecede nasıl böylesi gelebildi nasıl da kendi malıymış gibi yayıldı bunu anlamak mümkün değildir.
tek çare nodülün tatlı canı ne kadar isterse o kadar kalmasına izin vermek.antibiyotik en sevmediği şey,gideceği varsa da gitmez.sıcak ve soğuktan hiç hoşlanmaz başta rahatlar gibi olup sonradan sinirlenip coşar.boğaz pastili ise unutamadığı eski sevgilisi gibidir ilk buluşmada sıcacık anlar yaşanır ama sonra pastil eriyip gittiğinde aklı başına gelir bu geçici hevesler için ne diye heveslendim ki en iyisi eski halime dönmek der.
bazen havalardan ve gidişattan memnun kalmazsa çok sinirlenip ortalığı ateşe verebilir işte o zaman dostu mu düşmanı mı hiç anlamadığım şey olan benical cold yetişir.ağrısını ateşini biraz düşürse de gece o da nodüle uyup bedeni buhranlara ve kabuslara sürükler.
en sıkıldığı zamanda da canı gezmek ister en sevdiği yerler de acil servisleridir.oradaki agresif hemşirelere karşı inanılmaz bir zaafı vardır,özellikle onları seçip bulur.hemşirenin bir boğaz ağrısı için beni burada oyalıyorsun bakışlarıyla yaptığı iğne ile huzurla uykuya dalar.
uzaylılarla hiç irtibata geçtiler mi bilemiyorum.bazen çok kuvvetli sinyaller gönderdikleri oluyor,bu aralarda etrafta bir takım anlamsız olaylar gerçekleşince sebebi boğazım tamam sorun değil diyebiliyorum çünkü.

işin tuhaf tarafı geleceğini bu kadar bariz belli ettiği halde en ufak bir engellemede bulunamıyorum kendisine
müsait değilim şu sıralar çok yoğunum daha sonra gel diyemiyorum mesela
o daha gelmeden önlemler alamıyorum
çünkü ne yaparsam yapayım geliyor
sanki en doğal hakkıymış gibi,ona borcum varmış gibi yerleşiyor
insanlar sadece anlam veremiyor neden böyle olduğuma
ben ise artık düşünmeyi bırakıyorum kendisini
bazen yalnız kalalım istiyor
yatıyoruz beraber sadece
hep yatıyoruz.

7 Aralık 2010 Salı

beni polar sabahlık böyle yaptı


karışık kafama ne yaparsam yapayım kendisinin daha da karışmasını engelleyemiyorum.
daha kar kış gelmeden,pis pis yağmurlar yağıp havayı karartmadan neyin depresyonu bu hiç anlamadım.
üstelik öyle tuhaf ki birisine söylemediğim takdirde anlaşılması mümkün değil.söylesem de pek ciddiye alınmamam söz konusu çünkü hem anlatamıyorum hem de zevzek karakterimin aşikarlığı karşımdakinin bana olan inancını sarsıyor doğal olarak.
şimdi seni şöyle kucaklayıp seven kimse yok mu dedi geçen gün birisi bana.böyle sorulunca tuhaf oluyor hiç eksikliğini hissetmediğini zannederken.hep sevilen bir insan olmak yalnız olmadığının kanıtı değil.
bu sorunun çözümü de aslında bir başka sorunun hatta sorunlar silsilesinin başlangıcı olduğundan hep aynı noktaya dönüyorum.
bana göre huzur sonsuzluğa giden tropik meyveli bir plajda orta ateşte mutlulaşıncaya kadar kızarıp,buruşuncaya kadar yüzmek ve sonrasında tazecik çeşit çeşit kek yemek özetlemek gerekirse.
insanlar sürekli bir yerlere gidiyor geliyor kimse kimsenin hayatında kalmıyor ama işte arada okşansak iyi de oluyor çünkü çok ses çıkarıp ısırsak da hepimiz muhabbet kuşuyuz
sadece güvenip üstüne çıkacak bir parmak ve vitaminli yem işimizi görür işin özünde.

6 Kasım 2010 Cumartesi

1 mesaj alındı


her gün seni düşünüyorum
her gün aklıma geliyorsun
en alakasız zamanlarda
saçmasapan yerlerde
metro istasyonunda mesela
ya da bir konser anında
pencereden bakarken, şezlonga yatarken
üst üste 18 kez hapşırdığımda, hapşırmaktan burnumu kaşıdığımda
saçlarımı yıkarken, kremimi sürerken
telefonuma bakarken, mesajlar yazarken
yepyeni çarşaflar sererken, mis gibi kokularda uyurken
yağmurlu pis havalarda gezerken, güneşli güne uyanınca sevinirken
dolabımı açtığımda, giyecek kıyafet bulamadığımda
saçlarım dalgalıyken, fön çektirmeye giderken
hiç işe gitmek istemediğimde, bir işim var diye şükrettiğimde
başkası için çalışırken, kendim için tatlı yerken
taksiye bindiğimde, yürümek istediğimde
yeşilçay içtiğimde, tazecik kek yediğimde
kışlıklarımı giyerken, bikinilerimi özlerken
akşam dışarı çıkmak isterken, çıktığıma pişman olurken
sevdiğim çoraplara bakarken, sevmediğim kazaklarımı atarken
otobüse binerken, uçaktan inerken
yazın yanarken, kışın donarken
aynaya baktığımda, baktığımı unuttuğumda
sabah uyandığımda, gece yattığımda


her anımı sana yazmak istiyorum
ama neyi çok düşünürsem o şeyi erteliyorum
neler kaçırıyorsun benim yüzümden
tüm suçlusu benim

beni affet blogspot söz yazacağım,hepsini.


senin;

tambirleydi

8 Ekim 2010 Cuma

28


genel olarak iyi bir vücut tipim olduğunu düşünsem de bazı şeylerin üzerimde eğreti durduğu kesin.
mesela şalvar pantolonlar, aşırı vatkalı elbiseler, diz altı etekler bunlardan bazıları.
ama asıl üzerimde tuhaf duran şey yaşım oluyor ve bunun çaresi yok. yeni yaşımda ne kadar mutlu olduğumu hiç kimsecikler tahmin edemez. ama 27 dediğimde bile o devrilen gözler, yok artık demeler 28 olduğunda ne olacak kim bilir diye düşünürken, oldum bile.
kaç yaşına girdin diye soranların yüzündeki sen o kadar büyük müydün bakışı beni çok eğlendiriyor, orası ayrı.
ama kim bu insanları kodladı kim şu yaştaysan şöyle olmalısın diye kural koydu hiç bilmiyorum.
benim ailem neyse ki beni böyle sınırlamadı. ailecek genetik olarak şanslı olduğumuzdan da olabilir.
geçen yıldan beri yeni yaşımla ilgili bir geleneğim var. çevremdeki yaş olarak benden büyük olan ama çok da fazla büyük olmayan, hayatından gayet mutlu insanlara soruyorum, benim yaşımdayken ne yapıyordun ve bu yaş için bana ne tavsiye verirsin diye. insanlara hem hatırlama hem de kafalarından geçeni samimiyet ile söyleme fırsatı vermeyi seviyorum. hayat ile ilgili tavsiye istenmesi her insanı mutlu eden bir olaydır çünkü.
geçen sene herkes 27 yaşı ile ilgili işsel olarak önemli bir yaş olduğunu söylemişti, ne istediğimizi bulduğumuz bir yaş olmuştu demişlerdi. benim için de benzeri oldu diyebilirim.
en azından kafam netleşti bu konuda.
bu sene geçen seneye oranla daha çok kişiye ve daha çok şeyler yaşamış insanlara sorma fırsatım oldu. herkes aynı şeyi söyledi 28 yaşında gerçekten en yapamadığın şeyi yap ve bu yaşının tüm meziyetini kullan dediler.
ayrıca bu yıl gerçekten kutlayabildiğim nadir yıllardan birisi oldu. insanlar seninle beraber mutlu olduklarını belirttiği zaman gerçekten mutlu olduğundan doğumgünü kutlamaları seviliyor bence.

ben de 28. yaşımın üzerimde en sevdiğim bikinim gibi durmasını diliyorum.

27 Eylül 2010 Pazartesi

0˚ paraleli dünyayı kuzey ve güney olmak üzere iki yarı küreye ayırır



bugün çok güzel bir gün olsa keşke.
güzel bir gün her gün değişen bir şey
şunu anlamış bir insan olarak kendimi şanslı hissediyorum:
sonradan öf ne gereksiz zamanlarmış dediğimiz anları da yaşayan biziz ve o zaman mutluyduk, yaşarken yani.
neden sonradan bunun için hayıflanılır ki anlamıyorum. ben kar kardır diye bakarım.
şu an hiç sevmediğim birisiyle bile zamanında mutlu olduysam tamamdır işte kurcalamaya gerek yok.
bir ay sonra uzaya gidecek ve asla görüşemeyeceğim birisinden hoşlandıysam, son bir ayımı çok güzel geçirmeye bakarım. bu işin sonu yok diye keriz gibi dövünmem. çünkü zaten eninde sonunda üzüntü var, hep var. en azından güzel anlar yanıma kar kalmalı bir tesellim olmalı, gereksiz dramatikliğe lüzum yok.

yine bir akyaka dan yaz sonu ayrılışı hüznüne sahibim. ama diyorum ki diğer yıllara oranla en vasat yazımı geçirmiş olsam da ne güzeldi.

yazla ilgili düşündüklerim asla denize girip yüzmek gibi basit ve genel geçer değil

en çok beyaz pikemi ve yatağa yatış anımı özlüyorum kışın. ertesi güne dair tek derdimin denizle ilgili olması olarak uyumayı.
sonra sabah uyanır uyanmaz bronz bacaklarımı görmeyi, aynaya baktığımda renkli ve sağlıklı bir yüzle karşılaşmayı, saatlerce dolap önünde beklemeden şortlardan elbiselerden birisini giyip hemen hazırlanmayı.
bütün gün terlikle gezip hiç yorulmamayı, bikiniyle akşam 9 lara 10 lara kadar oturmayı, duş aldıktan sonraki pembe yanakları, gece uyurken direk pikenin üstüne yatıp sabaha karşı pikeye mısır tanrısı gibi sarınmayı özlüyorum.

buradan gidiyor olmamın tek tesellisi bir gün yine dönecek olmam.

15 Eylül 2010 Çarşamba

sincapların gece yatmadan önce düşündükleri



12'lik tuvalet kağıdı aldığımız zaman, bunların hepsi bittiği zamanki psikolojim nasıl olacak acaba,ne yapıyor olacağım mutlu mu mutsuz mu, sinirli mi yorgun mu, dertli mi rahat mı nasıl bir kafada olacağım acaba derim.
uzun süreli kullanacağım bir ürün aldığımda, o ürünün bitiş sürecinde değişecek olan psikolojimi, hayatımı düşünüyorum. sonuçta bir armut bile değişim geçiriyor sadece dururken. durmak bile yeter, zamanını geçirmeyen şey yok.
durduk yere hiçbir şey yapmıyorken bile acaba seneye bugün şu an ne yapıyor, neler düşünüyor olacağım diyorum.çok uzun süreçlere uzanmaya da gerek yok,yanımdakilere çok sıkca sorduğum sorulardan birisidir ''acaba haftaya şu an ne yapıp,ne düşünüyor olacağız'' sorusu.genelde ööf şu an bunu düşünmek istemiyorum ya da e bugün neyse onu diye cevaplanan bir soru olarak kalıyor. aynı şeyleri yaşamanın getirdiği sonuçlardan oluşan cevaplar bunlar. benim için de pek farklı değil gibi ama düşününce aynı şeyleri ufacık bir üst seviyede yaşadığımı görüyorum. geçen yıl eylül ayında yine aynı şeyleri düşünüyordum. bu sene aynısının biraz versiyonlusu oldu o kadar.
bir sürü şey ile karşılaşıp etkileşim içinde kalıyoruz, masa sandalye de değiliz, değişmemiz, hergün farklı düşünmemiz lazım gibi geliyor bana. aynı şeyleri aynı hislerle yaşamamız güzel değil, sadece garantici.
yarım kalmış bir güneş yağı mesela içinde geçmiş yazı barındırır.ona bakınca bronz vücudumu görürüm.güneş yağının bitiş sürecinde değişen şey sadece bronzlaşan vücudum değil biten bir yaz ve onun beraberinde yaz başında daha eksik,daha farklı olan düşüncelerimdir.
her yılımız farklı geçmeli bence, her ayımız hatta. eğer böyleyse de bunun farkında olmamız lazım.acaba bu krem bittiğinde neler hissediyor olacağım diye merak etmeliyiz.aman işte aynı şeyler demek şu hayattaki en can sıkıcı cümlelerden birisi bana göre.saçlarımız bile aynı değilken kafamız nasıl aynı olabilir ki.sadece farketmek ve düşünmek lazım birazcık. bazı şeylerin farkında olmak elinizi boş duş jeli şişesine attığımızda sinirlenmemizi engeller çünkü yenisi bir arkada zaten sizi bekliyordur.
12'lik tuvalet kağıdı bittiğinde iyi olamazsınız.her zaman en can sıkıcı zamanda biterler çünkü.zaten moraliniz bozuktur ve hiç dışarı çıkasınız yoktur.ayrıca o koskoca paketi de taşımak istemezsiniz.paketi aldığınız günkü o birkaç aylık garantili süreç bitmiştir.ve zaten bu ruloları da hep siz değiştiriyorsunuzdur.